William Wyler, Bir Dahiden Fazlası

Türkçe’de “geniş” kapsamlı, popüler filmleri dışında bir Wyler incelemesi olmaması büyük bir utançtan başka bir şey değildir. Atilla Dorsay’ın Wyler’dan sözettiğini daha önceden duymuştum fakat hiçbir kitabını okumadığım için ortaya kesin bir iddia atmak istemiyorum.

Wyler’ın çok büyük bir hayranıyım. Wyler filmleriyle yatıp kalktığım günler olmuştur. Nereden başlayacağımı kesinlikle bilmiyorum. Sayısız başyapıta imza atmış Wyler’ın sinefiller tarafından görmezden gelinmesi, hakkında yazı yazılmaya dahi tenezzül edilmemesi hipster’lıktan başka bir şey olamaz.

William Wyler 1902 yılında Fransa’da dünyaya geliyor. Filmleri teknik anlamda kusursuz olmasıyla bilinir. Bu yüzden Nouvelle Vague tarafından bir sanatçıdan çok zaanatkar olarak tanımlanmıştır. Kendileri Wyler’dan ölesiyle nefret ederler.

Olaylarla dolu 1968 Mayıs’ından, Cannes Film festivalinden bir görüntü.
(Claude Lelouch, Jean-Luc Godard, Francois Truffaut)

Wyler’ın hayat hikayesini okuduğum yabancı kaynaklardan aklımda kaldığınca özetleyeceğim. Gabriel Miller isminde bir yazar 2013 yılında bir kitap yazmış William Wyler: The Life and Films of Hollywood’s Most Celebrated Director adında, ona bakma fırsatı bulamadım henüz. Yazıda daha çok filmlerine ve incelenmesine yer vermek istiyorum. Yazı, Wyler’ın ölümüne dek kronolojik bir şekilde gidecektir. (yazı içeriğini hayatta olduğum sürece büyüteceğim)

Öncelikle 20’li yaşlarda Amerika’ya göç ediyor ve Universal stüdyosunda mevki sahibi bir akrabası sayesinde sinemaya adım atıyor. İlk başlarda yıllar sonra ekuri olarak anılacakları John Ford gibi Western filmleri çevirmekle meşguldür. 1925-1930 yılları arasında 30 kadar Western filmi çevirdikten sonra (bir çoğu sessiz sinemaya ait ve kısa filmlerden oluşuyor, ben internette araştırdım ama bulamadım, hemen hepsi kayıp film konumunda… (30 film çevirdi dediğimde Yeşilçam’da 2 haftada bir film çeviren yönetmenler aklınızda canlanmasın)

1929 yılındaki Hell’s Heroes kendisinin ilk dikkat çeken yapımı oluyor bir çok sinemasevere göre. Ben filmi internette bir şekilde bulup izlemiştim. Nedir bu Hell’s Heroes? Peter B. Kyne’nin sinemaya defalarca uyarlanan (3 Godfathers) isimli öyküsünden yola çıkarak çekilmiştir. Daha sonra John Ford bu filmi hikaye ile aynı isimde beyaz perdeye taşıyacaktır.

Hell’s Heroes vs. The Good The Bad and The Ugly

Sergio Leone, kuşkusuz Western’in öncülerinden biri, Tarantino’dan Sam Peckinpah’a kadar etkilemediği yönetmen yoktur. Bir çoğumuz Western izlemeye onun dolar üçlemesiyle başlamışızdır. Ama onun da etkisinde olduğu isimler vardır sonuç olarak. Leone, yıllar sonra İtalya’da çekimleri yapılan Ben-Hur filminin setinde Wyler ile birlikte çalışacaktır. Hell’s Heroes filmi muazzam kamera açılarına ve kamera hareketlerine sahip bir film idi. 1928-1929 yılları sinemada ses kullanımının ilk ortaya çıktığı zaman olduğu için o dönem kullandıkları kameralar ebat olarak epey büyük durumdalar hatırlatmak istiyorum. Öyle Paul Thomas Anderson misali Steadicam ile istediğin hareketleri elde edemezsin.


2014 yapımı Inherent Vice filminden (Steadicam kullanımı)

1930 yapımı, savaş karşıtı tutumuyla sinemanın mihenk taşlarından biri olmayı başaran All Quiet on the Western Front ile birlikte ilk defa bazı tekniklerin kullanıldığına şahit oldum. Daha sonra Gregg Toland ile birlikte bir çok örneğini vereceği Deep Focus kullanımı ise filmde hikaye anlatıcılığını güçlendirdiği için dikkatimden kaçmadı.

Wyler’ın Umut Vaaaden İlk Çalışmaları

Bazı filmlerini çok eskiden izlediğim için hatırlamıyorum ve o yüzden uzunca analiz edemeyeceğim. Kronolojik sırayı bozmadan elimden geleni yapayacağım.

A House Divided

Walter Huston, John Huston’ın babası Hollywood’ın en iyi aktörlerinden bir tanesi. Bu filmde Wyler ilginç bir melodrama imza atıyor. Senaryosunun zayıf olması dışında (kendisine ait değildir) uzun uzadıya anlatma gereği duymadım.
Film tek bir mekanda geçiyordu, Bela Tarr’ın The Turin Horse misali bir masa ve eski bir evde minimal bir görüntüdedir.

Counsellor at Law

1933 yılında başrolünde yer alan ünlü sessiz sinema aktörü John Barrymore’un efsane bir performans sergilediği film. Wyler aktörlerinden bu filmde olduğu gibi güçlü performanslar almaya devam edecektir. Burada onun ilk adımlarını görebilirsiniz.

The Good Fairy

1935 yılına ait bu filmin başrolünde Margaret Sullavan yer alıyor. Film Wyler’ın büyük bir hayranı olduğu Ernst Lubitsch komedilerini andırmaktadır. Wyler yaptığı iki evlilikten ilkini Sullavan ile gerçekleştirmiş. Fakat bu evlilik kısa sürüyor. The Good Fairy adlı romantik komedi ileride çekmiş olacağı Roman Holiday, How to Steal a Million ve Funny Girl gibi filmlerin habercisidir.

Biri Citizen Kane mi dedi?

These Three

1936 yılındaki bu film dönemin sansür yasalarından nasibini alacaktır. Wyler henüz 1936 yılına kadar tek örneğini gördüğüm (1931 yapımı alman filmi Mädchen in Uniform) filmde işlenen eşcinsellik temasını Hollywood’da taşıyacaktır… Sinema tarihinin en iyi birkaç görüntü yönetmeninden biri olan Gregg Toland ile arkadaşlıkları burada başlıyor… 1946 yılındaki The Best Years of Our Lives filmine kadar birlikte çalışmaya devam ederler. Wyler gibi teknik dehası üstün biriyle, deep focus alanında birbirinden ilginç çalışmalar veren Toland’ın bir araya gelmesi ortaya çok ilginç filmler çıkaracaktır.

Dodsworth

Zamanın ötesinde bir ‘yetişkin drama’sı Dodsworth

1936 yılında tekrar bir film çevirir Wyler, Bir fabrikatör (Walter Huston) görevden ayrılır. Karısı ile avrupa gezisi yapmayı planlarlar. Çiftin hayattan farklı bir beklentileri vardır. O dönemlerde Hollywood’da rastlayamayacağınız bir ‘Yetişkin Drama’sının ayak sesleridir Dodsworth, zamanının çok ötesinde bir film olmasının yanı sıra harika performanslara sahiptir. Orta yaş bunalımına getirdiği ilginç yaklaşımlarla dikkat çeken Dodsworth malesef yıllar sonra hakettiği değeri bulabilmiş. Wyler’ın gittikçe olgunlaşmaya başladığı döneme doğru giriyoruz..

Come and Get It filmi Howard Hawks projeden ayrılınca ona devredilmiştir. Fazla bir şey hatırlamıyorum film hakkında. Uzun uzadıya yazamayacağım.

Dead End

Bir gangster klasiği. Dead End.

Spike Lee’nin hemen her gittiği yerde tavsiye ettiği filmlerin başında geliyor Dead End. Hatta bir filminde “mirroring” yaparak filmdeki bir sahneyi tekrarlamıştır, saygı duruşunda bulunmuştur. Tıpki Tarantino’nun çeşitli filmleri kullanarak yaptığı gibi.

Dead End 1935’li yıllarda aralarında Sidney Lumet’in de yer aldığı bir grup çocuğun oynadığı New York’un gettolarında geçen bir oyundur. Filmin kendisi ise 1937 yılında oyunun popülerliğinin doruklarda olduğu bir tarihte çekilmiş. Wyler edindiğim bir bilgiye göre Humphrey Bogart yerine James Cagney ile çalışmak istemiş fakat Bogart’ın gelecekte bir şöhret olmasının adımları Dead End filminde atılıyor.

Sürrealist yönetmen Luis Bunuel’in 1950 yapımı Los olvidados filmi italyan yeni-gerçekçiliğine has anlatım diliyle, bir grup serseri çocuğun hikayesini anlatmaktaydı. Dead End bunu çok fazla “realistik” olmadan yıllar önce NY sokaklarında başarılı bir şekilde gerçekleştirmiştir. Ama okuduğum yorumlar Luis Bunuel’in özellikle genç aktörleri kullanmasıyla sinema tarihinde bir ilki yaptığını, ileride Elia Kazan’ı, Nicholas Ray’i (hani şu serseri James Dean) etkileyeceğini söylüyor, gerçekten şaşırtıcı.

These Three filminden sonra Wyler, bir kere daha Gregg Toland ile çalışacaktır. Deep focus kullanımı filmde kritik bir rol oynamakta. Anlatımı güçlendirmesinin yanında Wyler’ı diğer Hollywood yönetmenlerinden bir tık yukarıya taşıyor benim açımdan.

Ustalık Dönemi

Jezebel

Bette Davis’i bilirsiniz, Wyler ahbabı John Ford gibi sürekli kendini tekrar eden Western filmleri çekmek yerine farklı bir şeylerin peşindedir. Kadın sineması… 19. yüzyılda geçen bu tarihi dramada Bette Davis başrolü Henry Fonda ile paylaşacaktır.

Jezebel

Wuthering Heights

Wyler, Stanley Kubrick gibi sürekli kitap uyarlamaları yapar. Kendine ait bir yazar kadrosu vardır. Seçtiği hikayeyi kendi doğrultularında yazdırır, yani senaryoyu yazmamış olsa da kontrol ondadır. Kubrick’e benzer bir diğer yanı sahneleri 40-50-60 defa tekrar tekrar, aktörleri bıktırana kadar çektirmesidir. Film, en iyi Wuthering Heights uyarlaması olabilir. Wyler, hayatı için bir dönüm noktası olduğunu söyleyen Laurence Olivier’ı Amerikan sinemasına kazandırmıştır.

The Westerner

Vahşi batıda geçen Gary Cooper ve Walter Brennan gibi veteran aktörlerin yer aldığı bir western filmi. Hell’s Heroes’dan sonra Wyler Western türüne ait ilk defa bir film çekmiştir. Daha sonradan çekeceği Ben-Hur, The Big Country gibi epik yapımların habercisi gibidir bu küçük film.

The Letter

The Letter

Noir, sinema eleştirmenlerinin ya da film kuramcılarının dediği gibi John Huston’ın The Maltese Falcon filmiyle mi başlamıştır yoksa, yoksa The Letter filmi(ondan 1 sene önce çevrilen) ile mi? Benim şahsen merak etmediğim bir sorudur ve gereksiz bulmaktayım… The Letter’in suç filmleri arasında yeterli ilgiyi görmediğini düşünürüm. Bette Davis ile 2. filmini çeken Wyler Jezebel’deki şirin, tatlı ve narin bir Davis portresi yerine psikopat bir karakterle ekrana geri dönüyor. Filmin başında yer alan patlayan silah sesleri, sizin ilginizi daha ilk dakikalardan çekmeyi başarıyor.

Quentin Tarantino günümüzde suç filmlerinin en önemli temsilcilerinden biridir. Bu türü onun filmleriyle seven kişilerdenim. Ben The Letter’ın açılış sahnesini (üstte yer alan görsel) dönemine göre çok kıştırtıcı bulduğumu söyleyeceğim. Daha önceki rolleriyle akıllarda iyi kalpli ve sevecen biri olarak akıllara kazınan Davis’in (bizdeki Türkan Şoray diyelim) elinde altıpatlarla çıkıp bir adamı kurşuna dizmesi ve kameranın Davis’e gittikçe yakınlaşmaya başlaması Tarantino’dan beklenecek cinstendir… ve bu sahne 1940 yılında icra edilmişti.

The Little Foxes

3. defa Davis ile çalışan Wyler, bu sefer ondan hiç beklenmedik bir performans almayı başarıyor. Jezebel ve The Letter’dakinin aksine tamamen kurnaz, bencil ve bana kalırsa kocasının ölümüne sessiz kalacak kadar karaktersiz birini canlandırıyor(alttaki görsel) Film hakkında uzun uzadıya bilgi vermek istemiyorum. Gregg Toland ile yine harika bir iş çıkarmışlar. Film teorisyeni ve Fransız yeni-dalgasının öncüsü Andre Bazin’in sanırım favori filmiydi kendisi. Wyler hakkında söylediği şeyler kesinlikle okunası ve kulak asılası fikirlere benziyor. İngilizce kaynakları tekrar bir araştırdım ve Bazin yanlış okumadıysam deep focus kullanımından ötürü Wyler’ı ve çalışmalarını tebrik ediyor.

The Little Foxes

Mrs. Miniver/The Memphis Belle: A Story of a Flying Fortress/The Best Years of Our Lives.

Wyler’ın 2. Dünya Savaşına ait filmlerini oluşturuyor. Mrs Miniver adlı propaganda filmiden, Memphis Belle gibi bombardıman uçaklarının yer aldığı ve NY Times’ın anasayfasında eleştirilen ilk film olma özelliğini taşıyor. Best Years of Our Lives ise Coppola’dan Lumet’e kadar bir çok yönetmenin top 10 filminden biri olduğunu görmüşsünüzdür listelerde. Steven Spielberg senede bir defa mutlaka izlediğinden, Wyler’a ne kadar çok hayran olduğundan bahseder “Five Came Back” adlı 2. dünya savaşında gönüllü olarak savaşa katılan Hollywood yönetmenlerinin durumunun anlatıdığı belgesel filminde. Wyler’a ikinci defa en iyi film ve en iyi yönetmen oscar ödülünü getirecektir.

The Heiress

The Heiress

Bir kadın (Olivia de Havilland) parasından dolayı onu seviyormuş gibi yapan bir adama aşık olur. Onunla evlenmek ister fakat babası -aristokrat bir aileden geldiği çok belli olan- bu durumun farkına varıp, kızının para düşkünü adamla, daha bir alt tabakadan olan (Montgomery Clift) ile evlenmesine sert bir şekilde karşı çıkar.

Film kapana kısılmış bir karakter olan Catherine Sloper’ın psikolojik tahlillerine ve duygu durumuna başarılı bir şekilde yer veriyor. Catherine, yalnız ve hayatla ilgili çok deneyimi olmayan güzel bir kadındır. Bir taraftan onun bu saflığına acıyorsunuz bir taraftan da yardım eli uzatmak istiyorsunuz. Ama şaşırtıcı final sahnesiyle film izleyiciyi bir açıdan ters köşe yapıyor. Olivia de Havilland birbirinden farklı, tezat, duygulara hakimdir. Bu duyguların tonları arasında geçişi sağlamada mükemmel bir performans sergiliyor. The Heiress bana kalırsa günümüzün ilişkilerinde sıklıkla ilk sıraya oturtulan “para” üzerine yazılmış ve çizilmiş en iyi eserlerden birisi.

Detective Story

Dead End ve The Letter gibi filmlerden uzun bir süre sonra Wyler tekrar suç filmlerine geri dönüş yapıyor. Kirk Douglas’ın başrolünde oynadığı film “kısa bir zamanda geçen talihsiz olaylar”ı konu almasıyla belirli saat aralığında geçen tek günlük filmlerin (Run Lola Run gibi) öncülerinden birisi oluyor.
Bir polis merkezinde geçen filmin tabanı dedektifler ve suçlular arasındaki diyaloglara dayanıyor. Kötü biten sonu ve kasvetli anlatımıyla bir film-noir’dan aradığınız her şeyi bulabileceğiniz bir yapıttır Detective Story.

Roman Holiday

Audrey Hepburn’ü sinemaya kazandıran film, Hollywood’ın yasaklı isimlerinden Dalton Trumbo tarafından yazılmış ve ona bir oscar ödülü getirmiştir. Film o dönemlerin popüler akımı İtalyan yeni-gerçekçiliğiyle benzerlikler gösterir. Roma’da çekilen film gerçek mekan kullanımı ve italyan filmlerinden görmeye aşina olduğumuz samimi bir öyküsüyle dikkatleri çekiyor.

The Desperate Hours

The Desperate Hours : Amerikan Rüyasının Çöküşü

Ümitsiz Saatler… Haneke’nin Funny Games adlı filminden bildiğimiz bir grup suçlunun masum bir aileyi esir alması ve onlara korku dolu anlar yaşatmasını konu alıyor. Wyler, Detective Story’den sonra Bogart’ın başrolünde oynadığı bir kara filmle seyircinin karşısına çıkar. Fredric March Amerikan rüyasının kanlı canlı örneklerinden birini temsil etmektedir. Evi, arabası, işi, eşi ve çocukları olan başarılı bir adamdır Fredric March. Bogart, Namı değer -karanlık yüzlü adam- bir arkadaşıyla hapishaneden kaçar ve yol üzerinde gördükleri bir eve sığınma kararı alırlar. Desperate Hours, Amerikan rüyasına getirdiği sert eleştirilerle benim takdirimi kazandı. Film akademi tarafından fazla “şiddet” içerdiği ve de “aykırı” görüldüğü için olsa gerek yarışmaya dahil edilmemiş.


The Big Country

Wyler bu tarihe kadar Cecil B. DeMille gibi epik bir film denemesi yapmamıştır. Yazımda sürekli teknik bilgisinden ve becerisinden övgüyle söz ettim. Big Country ile başlayan ve Ben-Hur ile doruğa ulaşan “epik” filmler artık ilgi alanına girmeye başlamıştır. Bana kalırsa kendinin doruğa ulaştığı tarih 1949-1950 yıllarıdır. Yaşlanmaya başladıkça deneyimini ve tecrübesini konuşturabileceği türlere odaklanmaya çalışır.

Ben-Hur filmine damgasını vuran meşhur yarış sahnesi

Ben-Hur

Hakkında çok şey yazılıp çizildi. Bu filmi eleştirebilecek kalibrede olduğumu sanmıyorum. Wyler’ın dâhi bir yönetmen olduğunun yıllara rağmen eskimeyen kanlı-canlı bir kanıtıdır Ben-Hur. Gündeme tekrar yapılan bir remake ile gelen filmin asıl orjinali 1925 yılına dayanıyor.

Wyler, 1925 yılındaki sessiz sinemanın en görkemli yapıtlarından olan Ben-Hur: A Tale of the Christ filminde asistan yönetmen olarak çalışmıştır. Yıllar sonra artık bir yapımcı ve yönetmen olarak özgürlüğe sahip olduğu, stüdyolara söz geçirebildiği yıllarda devasa bütçeli bir filme imza atar… Tüm zamanların en fazla gişe başarısı elde eden filmlerinden biri olur.

The Children’s Hour

The Children’s Hour

1936 yılında sansüre uğrayan These Three filmini yeniden çevirmek istemiştir Wyler. Kesinlikle eski başarılarını ısıtıp tekrar sürmek gibi bir niyeti yoktur. Birbirinden güzel kadınlar olan Audrey Hepburn ve Shirley MacLaine ile filmi yeniden çevirirler.

1960’ların muhafazakar bir yapıdaki toplumu ABD’de eşcinsellerin seslerini dahi çıkaramadığı, 2. sınıf bir insan muamelesi gördüğü bir dönemden bahsediyoruz… (Shirley Clarke adında başarılı bir kadın belgesel yönetmeni var. “Portrait of Jason” adındaki filmini bir yazımda detaylı bir şekilde inceleyeceğim. Bu filmde eşcinsel bir siyahi Amerikalı’nın toplum içindeki durumu konuşulur. 67’de yayınlanmıştır ve başka da homobofiye ağır saldırılarda bulunan bir yapım hatırlamıyorum o dönemde)

Film gösterime girdiği zaman homobofiye olan yaklaşımıyla kendi dönemindeki bir çok filmin yapamadığını başarmıştır.

The Collector

John Fowles’in kitabından uyarlanan filmde bir kelebek koleksiyoncusu(Terence Stamp) bir kadını (Samantha Eggar) kaçırır ve onu kendisine aşık etmeye çalışır. Kendisine kötü davrandığını düşünmez fakat onu özgürlüğünden alıkoyarak kendisiyle tezat bir ruh hali içerisinde olduğunu gösterir. Minimal oyuncu kadrosu ve setiyle Hitchcock’ın Rope, Rear Window gibi gerilimlerini andırsa da ondan uzak bir yapımdır. Filmin final sahnesi hakkında bir bilgi vermek istiyorum. Dönemin yasaları gereği suçluların yakalanması ya da öldürülmesi gerekmektedir bu yüzden James Cagney, Humphrey Bogart gibi sinemanın efsanevi kötü karakterleri bir şekilde öldürülür ya da hapse mahkum edilirler. Amerika’da varolan bu yasalar gereği The Collector filmindeki bu sapık karakterinin bir şekilde öldürülmesi/yakalanması gerekmektedir. Fakat filmi denetlemek için seyreden bir yetkili final sahnesini görmemiştir ve filmin yarısında çıkmak zorunda kalmıştır. Bu sayesde Wyler final’i kesmeyerek, alternatif bir final üretmek zorunda kalmayarak, Terence Stamp’in canlandırdığı karakterin dışarıda özgürce dolaşmasına sebep olmuştur.

Cannes film festivalinde en iyi aktör ödüllerini alan film, Hitchockvari bir gerilimin yerine psikolojik bir gerilim sunuyor seyirciye.

Wyler ve Ford. George Cukor ‘ın Luis Bunuel adına düzenlediği bir yemekteler.

The Liberation of L.B. Jones

Wyler artık 70 yaşına dayanmıştır. “New Hollywood” dönemi baş göstermektedir. Artık eski stüdyo yönetmenleri yaşları gereği ya da zamana ayak uydurmamalarından ötürü ortadan kaybolmaktalardır. Dönem Coppala, Scorsese ve Pollack gibi yönetmenlerin devridir. Yeni Amerikan Sinemasının altın çağını yaşadığı yıllarda gösterime giren Liberation of L.B. Jones, Wyler’ın son filmi olmasının yanında en avrupa tarzında yönettiği filmi olma özelliğini taşıyor. 1967 yapımı büyük ses getiren In the Heat of the Night filminin yazarına ait olan bu film (bence o filmin üzerine pek bir şey koymuyor) ırkıçılık karşıtı yapımlardandır.

Kariyerine sönük bir kapanış yapan Wyler 1981 yılında kalp krizinden hayata veda edecektir.

William Wyler

Sonuç Wyler Neden Hakettiği Değeri Göremedi?

Benim görüşüm Godard ve saz arkadaşlarının bunda büyük bir payı var. Hemen her sinema sever sinema hakkında Fransızların (bir takım dergiler ve eleştirmenleri öncülüğünde) düşünceleri aracılığıyla bir görüş edinmeye çalışıyor. Sinemayı ve tarihini Fransızların bakış açısından gördüğümüz doğrudur. Zarlar Fransa tarafından atılmıştır. Greed filminin yönetmeni Eric Von Stroheim’in kendi kariyerini kısaca özetleyecek olan önemli bir cümleyi aktarıyorum sizlere. (aşağı yukarı böyle bir şeydi)

Amerika’da “son çalışmanız” ile akıllarda kalırsınız ama Fransa’da öyle değildir, size burada yaptığınız bir eserden dolayı yıllarca saygı duyarlar, unutulmaz biri olursunuz.

1930’lu yıllarda beraber çalıştığı Samuel Goldwyn “Wyler’ın bir olayı yok bütün olay bende!” gibi açıklamalar yapmıştır. Wyler dışında yapımcısı olduğu filmler, Wyler’ın bilindik kasvetli(Wyler’a getirilen en büyük eleştiri budur, çektiği komedi filmleri dahi kasvetlidir. Roman Holiday’ın eleştirilerine bir bakın)ve teknik olarak obsesif bir yönetime hakim filmlerinden uzak yapımlardır bunlar. Daha sonra Wyler Goldwyn’den ayrılıp yapımcılığı kendi üstlenecektir ve kendi seçtiği hikayeleri, yazar kadrosuna yazdırıp sinemaya uyarlayacaktır.

Wyler, her zaman, bir Avrupalı olduğu için filmlerinde düz, klişeleşmiş ve banal Hollywood yapımlarının aksine o klasik ‘avrupa dokunuşu’na sahip olmuştur. Siz buna art-house ya da sanatsal film diyebilirsiniz. Kendisi bir auteur olarak görülmediği, ayırt edilebilecek bir ‘tarz’a sahip olmadığı söylendiği için uzun yıllar boyunca yabana atılmıştır. Zaten Wyler da kendisini asla bir ‘sanatçı’ olarak tanımlamamıştır. Kamerayı sallayıp birkaç jump-cut yaparak kendisini büyük sanatçı olarak gören kitleye hiçbir zaman laf yetiştirme uğraşına girmemiştir.

Spielberg, Wyler hakkındaki söyleşilerinde bu komik duruma dikkat çeker. Spielberg için günümüzün Wyler’ı demek biraz abartıya kaçacaktır, ama Spielberg’in öncüsü olduğu yadsınamaz. Yazıyı en kısa sürede genişleteceğim. Okuduğunuz için teşekkür ederim.

John Huston, Sidney Lumet , Billy Wilder ve bir çokları William Wyler’a ne kadar hayran olduklarını dile getiriyorlar. Özellikle yakın arkadaşı Wilder American Master’ın “Directed by William Wyler” bölümünde en beğendiği filmin The Best Years of Our Lives olduğunu söyler. Çalıştığı aktörler onun ne kadar usta bir yönetmen olduğunu dile getirir. Bu isimler arasında Laurence Oliver, Bette Davis ve Gregory Peck ve Barbra Streisand yer almaktadır.

Kaynakça

Doğum tarihi ve doğduğu yere baktığım IMDB sayfası dışında pek bir şey kullanmadım. Eskiden okuduğum sinema kitaplarının ve yabancı makalelerin etkisinde kalmış olabilirim, onları tek tek bulup gösteremeyeceğim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir