Renoir’ın Gölgesinde Jacques Becker Sineması

Yazılarıma son hızla Fransız yönetmenler üzerinden devam etmek istiyorum. 53 gibi çok erken bir yaşta aramızdan ayrılan Becker (1906-1960) ülkemizde son yönetmiş olduğu, belki de tüm zamanların en iyi hapishane dramalarından biri olan Le Trou ile anılmaktadır.

Daha önceki yazılarımda Malle ve Duvivier gibi yabana atılan isimlerden söz etmiştim. Bu sefer Fransız nouvelle vague ekibi tarafından hakettiği saygıyı gören bir yönetmenden bahsetmek istiyorum.

Becker, Hollywood’ın usta yönetmenlerinden King Vidor’la tanışıyor ve Vidor ona “aktörlük” teklifinde bulunuyor Hollywood’da. O Fransa’da kalmayı tercih ederek şiirsel-gerçekçiliğin en önemli isimlerinden biri olan Jean Renoir’ın asistanı olarak kariyerine devam edecektir. Zamanla, Renoir ve Becker arasında sıkı bir dostluk oluşmaktadır. İkisinin sinemaya olan “tutku”ları, Eric von Stroheim’in “GREED” adlı filmini adeta bir kutsal kitap olarak bellemeleriyle kendini gösterecektir.

Filmografisine en tepeden değil de, en alttan başlamak istiyorum. İlk dikkat çeken filmi 1943 yılında vizyona giren Goupi mains rouges oluyor. Kasabada öldürülen bir kadın hakkında, gizem dolu cinayetin çözülmesine odaklanan filmi çeşitli komediler/romantik yapımlar izlemektedir. Ben 1949’da çıkan Rendez-vous de juillet filmini beğendiğim için ona dikkat çekmek istiyorum. 1949 sinema tarihi için çok önemli eserlerin ortaya koyulduğu bir zaman dilimidir. Carol Reed’in The Third Man‘inden, Raoul Walsh’lı White Heat‘e, oradan da Kurusosawa’nın bir Japon-Noir denemesi olan Nora inu filmine kadar bir çok kült eser üretilmiştir. Bir grup Parisli gencin eğlence hayatını anlatan film gişede başarılı olmasıyla yönetmenin gelecek filmleri için destek bulmasına önayak oluyor.

Édouard et Caroline filminde Rendez-vous de juillet vari bir komedi bizleri beklemektedir. Kubrick 1957 yılında Raymond Haine ile yapmış olduğu bir röportajda şu cümleyi kurmaktadır. “Becker’in küçük filmler yaptığı söylenir, ama Édouard et Caroline yine de büyüleyici bir yapımdır.“

Kubrick küçük(minor) filmlerden kastettiği ufak tefek kendi halinde filmler olsa gerek. Woody Allen’ın yapmakta olduğu filmleri bir düşünün aklınızda bu tanım canlanacaktır.

Casque d’or

Bir Gangster Romantizmi “Casque d’or”

Le trou filmini beğendiyseniz ve yönetmenin diğer filmlerine giriş yapmak gibi bir niyetiniz varsa bu filmden başlamanızı öneriyorum.  Les Diaboliques filminden tanıdığımız Simone Signoret’in başrolünde oynadığı bu ‘suç’ filmi ilk çıktığında başarısız olmasıyla dikkatleri çekmiştir. Daha sonra New York’tan gelen olumlu eleştirilerle kendi ülkesinde de dikkatleri üzerine toplayan film yıllar sonra bir klasik olarak anılacaktır.

Kubrick, Haine ile röportajında, Casque d’Or‘ı defalarca seyrettiğini ve yönetmen Becker’e olan hayranlığını dile getirmiştir.

Renoir’in “başyapıt” olarak nitelendireceği Touchez pas au grisbi filminde usta aktör Jean Gabin ve Melville filmlerinden görmeye alışık olduğumuz Lino Ventura ile bir suç filmi çevirirler. Film kirli para vurgusu üzerinedir. Amerikan noir’ının sıkı bir takipçiyseniz ‘para’ ve para’nın insanları nasıl değiştirebileceğine dair filmleri sıklıkla izlemişsinizdir. Bu filmden sonra yeraltı gangster dünyasından, sanat dünyasına geçiş yapan Becker, İtalyan ressam Modigliani’nin biyografisini anlattığı Les amants de Montparnasse ile bana hayatımda gördüğüm en büyük sinema deneyimlerinden birini yaşatmıştır. Yakışıklı Fransız aktör Gérard Philipe ve çok güzel bir kadın olan Anouk Aimée’ın bir arada olduğu film şimdilerde klişeleşmiş ‘açlıktan ölen sanatçı’ hikayesi ve Fransızların melankolik karakterleriyle seyirciyi duygulandırmayı başarıyor.

Le Trou

Sıradan bir “hapishaneden kaçış” temasından çok bir psikolojik gerilim olarak inceleyebileceğimiz Le Trou filminden hemen kısa bir süre sonra hayata veda eden Becker, acaba hayatta olsaydı daha ne gibi yapımlara imza atacaktı? sorusunu aklıma getiriyor. Dostluğun, ihanetin, samimiyetin ve gaddarlığın anlatıldığı bu film bir hapishane hücresinde geçmektedir.

Film profesyonel olmayan bir aktörün (hayattaki tek rolü bu filme aittir) Jean Keraudy’in açılışta seyirciye yaptığı konuşmayla başlar. 4. duvarın kırıldığı (bir aktörün kameranın varlığını belli ederek ona doğru konuşması, tıpki Laurel & Hardy filmlerinde, 1930’larda yapılmaya başlandığı gibi) 60’ların ruhunun başarılı bir şekilde yansıtıldığı bir yapımdır Le Trou. Ben Bresson’ın Un condamné à mort s’est échappé isimli filmine benzer bir hapishane öyküsü bekliyordum fakat tamamen farklı, dönemine göre yaratıcı ve kendisinden sonra bir çok filmi etkileyecek bir eserle karşılaştım.

Bildiğiniz gibi Becker, Renoir’ın yanında asistan olarak çalışmaya başladığı için bir başka kaçış hikayesi olan La grande illusion ile benzerlikler yakalamaya çalıştım filmde. Becker ve Renoir’ın farkına değinerek yazıyı bitirmek istiyorum. Becker’in filmleri bana kalırsa şiirsel-gerçekçilikte olduğu gibi sade ve doğal yapımlar(Kubrick’in yukarıda paylaştığım ilk sözüne bakın, o dönemde Becker için sade kendi halinde filmler yaptığına dikkat çekiyor “küçük filmler” tanımlamasıyla) fakat onlardan farkı yaptığı bu ufak tefek filmlerle ” insan” kavramına getirmiş olduğu bakış açısıdır. Yeraltı gangster dünyasından, fakir bir ressama, oradan da hücre hayatına… Becker’in bu birbirinden farklı dünyalardaki karakterlerle, onların çarpıştığı “dünya” ile anlatmak istediği insan doğasının acımasız yönü, GREED filmindeki benzer bir açgözlülük ve gaddarlık olsa gerek…

Le Trou filmini izlediyseniz verilen mesajın çok fazla derin olmadığını görürsünüz, zaten bir çoğunuz bu 1960 yapımı filmin gidişatını aşağı yukarı tahmin etmişsinizdir. İşin özü Becker sineması fazla derinlere inmez “sadece yüzeydekini gör!” der sana ama onu da görebilmek için iyi bir gözlemci olman gerekmektedir. Bu çetrefilli yol sanıldığı kadar kolay olmayacaktır.

Kaynakça

Becker’in imdb sayfasında yararlanıldı.

Başlık Geoffrey O’Brien adlı yazardan alıntıdır, daha net bir başlık bulunamazdı kendisi için.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir