Melville Sinemasında Şiddet ve Yalnızlaşma

Kimdir bu Melville? Fotoğraf çektirmekten hoşlanmayan ve bu yüzden çok az fotoğrafa sahip olan Melville hakkında araştırma yaptığınızda kişisel bilgilerine pek ulaşamayacaksınız. Godard ve yeni-dalga akımını doğrudan etkisi altına alarak Fransız sinemasının tartışmasız “pioneer” yani öncülerinden biri olmuştur.

Melville ismini duyduğunuzda bir yönetmen sinemasından çok aklınıza Moby Dick’in yazarı Amerikalı Melville ve balinalar gelebilir. Bu yazımda sadece gangster’lardan ve yeraltı suç dünyasından bahsedeceğim. Wyler, Huston ve Wise gibi yönetmenlerin filmleriyle yatıp kalkan Melville Amerikan sinemasına çok sadık bir isimdir. Ona, Akira Kurosowa’da olduğu gibi ‘Amerikan tarzında filmler yapıyor’ benzeri eleştiriler getirilebilir. Kendisi avrupa stilinde art-house filmleri yapmamaktadır. Bana kalırsa art-house’ı başka bir boyuta taşıyacaktır, Hollywood’ın üzerine yeni bir şeyler ekleyerek.

Asya sinemasının en iyi suç filmlerine imza atmış olan John Woo’ya göre Melvillve bir ilahdır. 2. Dünya Savaşından sonraki Klasik Amerikan Noir’ından(1945-1958) modern noir’lara (neo-noir) geçişte önemli bir figür olan Tarantino da kendisinden hayranlıkla bahsetmektedir. Melville hakkında kısa bilgiler verdikten sonra filmlerine geçeceğim.

Karakterleri odadan çıkmadan önce son bir kez, bir daha oraya dönmeyeceklermiş gibi bakarlar. Fransız yeni-dalgasının vaftizbabası olarak anılır. Godard, Breathless’da bu çok saygı duyduğu yönetmene ufak bir rol vermiştir. Fransa’nın ilk ‘bağımsız sinemacısı’ ünvanına layık görülür. Geleneksel film endüstrisinin dışında filmler yapmayı başardığı için. Yeni-dalga yönetmenleri bu hareketinden etkilenmişlerdir. Melville karakterleri her zaman kafalarından geçen düşünceleri kendilerine saklayan, yalnız başına yürüyen, sessiz, ama Alain Delon tarafından canlandırıldığında olabildiğince cool olan karakterlerdir. Birlikte üç film çevirdikleri Alain Delon, Melville hakkında çalıştığım en iyi yönetmen itirafında bulunucaktır.

Melville İle Yapılan Bir Röportaj

Bir sinemasever bu röportajı Türkçeye çevirmiş ben de bazı kısımlarını paylaşmak istedim. Yazının sonunda kaynağı belirtiyorum.

“Sizi sürekli olarak Yeni Dalga’nın Babası olarak gösteriyorlar. Bu hoşunuza gidiyor mu?”

“Kendimi Yeni Dalga’nın içinde hiç hissetmedim, o dönemlerde, 1959’larda, zaten yaşlı birisiydim. Ama bu gençlere hep yoğun bir ilgi duydum diyebilirim. Onlara –gerektiğinde- tavsiyeler verebilen büyük bir ağabey olmayı kabul ederek, biraz yol aldım. Uymasınlar, tavsiyeler uyulsun diye verilmez. “

(devamında)

“Gangsterler yoksul tiplerdir, sefildirler. Onları çok tanımıyordum, tamamıyla filmlerimdeki gibi değiller. Benim için bir gangster filmi özgürlük, ihanet, insanlar arasındaki ilişkiler, arkadaşlık, bireysel özgürlük üzerine kalbime işleyen hikâyeleri anlatma fırsatı veren sıradan bir tabloydu sadece. “

Filmleri

İlk filmleri Le Silence de la Mer, Les Enfants Terribles ve Quand tu liras cette lettre‘i kendi halinde pek ses getirmeyen dramalar olarak görüyorum. Yazım daha çok Bob Le Flambeur ile başlayan ‘karanlık’ ve bir o kadar da ‘gösterişli’ olan dönemi ele alacaktır.

Bob Le Flambeur

Bob le Flambeur ne kadar bir ‘soygun’ filmi olarak kategorize edilse de içerdiği kumar tutkusuyla, Dosteyevski’nin Kumarbaz (İgrok) adlı romanından uyarlama olan 1949 yapımı The Great Sinner‘a benzemektedir. Filmdeki karakter çalışması son derece başarılıdır. Ben başroldeki aktörü Melville’nin daha sonra bir dizi film yapacağı Alain Delon’dan daha karizmatik buldum… Deux hommes dans Manhattan filminde Amerikan sinemasından büyük ölçüde etkilenen Melville, film-noir’ın merkezi olan New York’a gider ve orada bir film çeker. Bu, yönetmenin pek bilinmeyen filmi ileride yapacağı çalışmalara ışık tutmaktadır bana kalırsa. Bir sinema bölümü öğrencisinin kısa filmi gibidir adeta. Filmde kendisinin ufak bir rolü bulunuyor.

Le doulos, Non-linear kurguları seven Quentin Tarantino tarafından yazılmış en iyi hikaye olarak gösterilir. Jean Paul Belmondo ‘nun başrolünde bir muhbiri canlandırdığı film sıradışı kurgusuyla yönetmenin kesinlikle diğer suç filmlerinden ayrı bir yerde incelenmesi gerekiyor.

Lino Ventura’nün başrolinde oynadığı Le Deuxième Souffle 2007 yılında yapılan remake’i ile tekrar gündeme gelmişti. Bu kara filmin yeniden çeviriminde Monica Belluci ve Daniel Auteuil gibi isimler yer alıyordu. Ben Monica Belluci hayranı olduğum için filmin başına oturmuş olmama rağmen filmi tamamlayamadım. Melville’nin bu suç dramasından kesinlikle zevk alacağınızı düşünüyorum.

Le samouraï

“SAMURAY YALNIZLIĞI” DA NEDİR?

“Samurayın yalnızlığından daha büyük bir yalnızlık yoktur; belki ormandaki kaplanınki hariç.. ”

Alıntısıyla başlayan Le samouraï filmi hakkında çok şey yazıldı çizildi… Filmi tekrar izlediğimde hakkında uzun bir inceleme yazısı yazmayı düşünüyorum. Sessizliğin konuştuğu, çok az diyaloğun yer aldığı bir filmdir. Alain Delon (Costello) hayatta her daim yalnız başına olan bir kiralik katildir. İşine ve çalışmasına olan sadakatiyle seyircinin dikkatini çeker.

Bir tetikçi olan Costello son ‘iş’inde yüzünün görülmesiyle polis teşkilatı ile başı derde girecektir. Samuray kelimesi, Costello’nun yalnızlığından ve sadakatinden, Japonlara kültürel olarak benzemesinden geliyor muhtemel. Film daha sonra delirmenin eşiğindeki karakterleri sıklıkla işleyen Martin Scorsese’i etkisi altına alacaktır.

L’armée des ombres, 1942’de Almanya istilasındaki Fransa’da geçmektedir. Lino Ventura(Philippe Gerbier ) kamplarda kalan bir direnişçiyi canlandırmaktadır. Kendisinin nazilerden kaçış öyküsü filmin merkezinde yatmaktadır. Son derece başarılı bir savaş filmidir. Yönetmenin son başarılı filmi olarak gördüğüm Le cercle rouge Jules Dassin’in Rififi benzeri bir soygun sahnesini içinde barındırıyor. Alain Delon (Corey) hapishaneden yeni çıkmıştır. Kendisinin yolu bir cinayet zanlısıyla kesişir… Aralarına eski bir polis olan Yves Montand (Jansen) da katılınca üç kişi sinema tarihindeki en nefes kesici soygun sahnelerinden birine imza atacaklardır.

Un flic filmiyle görkemsiz bir final yapıyor Melville. Film yönetmenin en az beğendiğim filmi oldu. Yine bir soygunu alan filmin başrolünde tekrar Alain Delon oynamaktadır. Sonuç olarak Melville avrupa sineması ve hollywood arasındaki en önemli bağlantılardan birisidir. Filmleri hiçbir zaman bu iki kutuptan birinde baskın olmamıştır. Kendisine ait özgün tarzıyla başta suç filmlerine olmak üzere sinema tarihine damgasını vurmuştur.

Kaynakça

Röportaj

Melville hakkında ilginç bilgileri bulabileceğiniz Mubi sayfası

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir